22 Ocak 2014 Çarşamba

part 2: eski zamandan kalma.

...mahallenin bakkalına yollamıştı babam beni. elime de kağıttan bir para vermişti. büyük bir meblağmış o zamanlar bilmiyordum tabii, nereden bileyim para ile hiç işim olmamıştı ki. tek bildiğim bayramlarda birileri gelir, ben onların elini falan öperim, onlar da bana para verirdi. bu derece bihaberdim paradan. meğer babamın derdi beni denemekmiş. "bakalım dooş hakkını arayabiliyor mu?" babaç sorusunun cevabını almak için hacı bakkaldan ekmek almamı istemiş sevgili babam. neyse, indim arabadan girdim bakkala. iki ekmek aldım parayı uzattım, adam da "tamam ekmek bu kadar para" dedi. "iyi" deyip çıktım. "babam paranın üstü nerede?" diye sorunca "ulan para tamam da, para üstü ne?" diye düşündüm. ben bayramda insanları öptükten sonra para veriyorlar da, paranın üstüyle alakalı bir şey duymadım. "para üstü?" dedim. sinirlendi. arabadan inip hacı bakkaldan söke söke paranın üstünü aldı. sonra bana arabada bir nasihat verdi. aramızda kalsın, sonraki 15-20 yıl aynı nasihati farklı hikayelerde dinledim. ve yine aramızda kalsın, hepsinde de "niye para amına koim?" dedim. biri benim sanatımı çalsa onun anasını sikebilirdim ama paramı çalarsa çalsın. belki param sayesinde karnı doyacak? çok mu safım sizce? yoksa siz mi çok düzenspor'lusunuz? dört büyüklerden başka takım mı tuttunuz? bilemiyorum. sizi suçlamak istemem. hak geçmesin.
-
babamın bir bağlaması vardı. hiç sevmezdim onu. daha küçükken elime vermişleri çalayım diye. kırmıştım. daha yıl 94 değildi ve kurt cobain ölmemişti. sonra başka bir bağlamayı verdiler. onu da kırdım. bisiklet aldılar, sürmedim. okula yazdırdılar, okumadım. size göre şımarık, bana göre olay başka. benden yaşça küçük çocuk bana vurduğunda canım acımaz, hatta gıdıklanmazdım bile. ama ne hikmetse anneme "emre beni dövdü" derdim. dövmesi için acıması gerekirmiş. bir gün ben onu dövdüm. sırf annem "sen de vur" dedi diye. "niye vurayım?" demişimdir büyük ihtimal ama anne baskısı kendi düşüncemden daha baskın geldiğinden çocuğu bayağı dövdüm. emre'nin annesi bizim evi bastı. kadın anneme küstü. emre bana bakmadı. ablası funda, bir daha evcilik oyununda benimle oynamadı. halbuki  isterdim oynamayı. kapımızda kırmızı bir toyota. anlamazdım, arabalar niye bu kadar hızlı değişir ya da çocukluğum mu hızlı geçer.
-
dalmışım köşede. tekrardan içeriye baktım, en iyi arkadaşım ve sevdiğim kadın gitmişti. nefes nefese kaldım. sanki eve dönmek için son metroyu beklerken uyuyakalan adam gibi afalladım. sonra durdum, ben o adam olsam gece boyunca gezerdim. benzetmemin sığlığına kızdım. herkes arabasıyla gelmiş, bir ben yaya herhalde. aklımda bin tane "amına koyayım". yürümeye başladım.
-
yanımdan arabalar geçiyor. ben babam olsam (ki babam olsam altımda harika bir araba ve tahmin edilemeyecek muamele) birine mutlaka girmiştim. aslında ben babam olsam, parantez içi gerçek olurdu. doğrusu, babamın ben olması. babam ben olur muydu bilmiyorum. babamın dediğine göre biz aynı insanmışız zaten. bende kendini görüyormuş. kardeşim bende babamı görüyormuş. ben kendimde kimseyi göremiyorum. ben mi bencilim anlamıyorum. freudik soru işaretleri o kadar çok ki, çözmeye çalıştığımda kendimden kaçıyorum sonrasında da işte böyle sevdiğim kız en yakın arkadaşım saçmalığı oluyor. ulan, dışarıdan her şey o kadar kolay gözüküyor ki, nefretim daha da katlanıyor.
-
aradan 1 saat geçmiş, kanyağım bitik. eve varıyorum. tek kişi ve 2 kat. biraz büyük evet itiraf ediyorum. ama bana da anca yetiyor. yani  hayatıma biri girse tripleks eve çıkacağım. o derece kafam yoğun. hatta ona ayrı ev bile tutabilirim hayatıma o'ndan başkası girecekse eğer... eğer. korkaklığın en taşşaklı kelimelerinden biri zaten "eğer". nereden mi biliyorum? şimdi de korkaklık hikayelerine mi başlayalım?
-
merhaba. bilinçaltı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

dinlemek lazım.

Loading...

ha? ne?

Fotoğrafım
hayatı ve sonrasını seviyorum.