30 Ocak 2014 Perşembe

part 4: al bu şarkı senin olsun

...dışarıdan bakınca sessizdik ama ikimizin içinde fırtınalar kopuyordu. ne ara güneş doğdu, insanlar kalkıp işe gitti? daha da önemlisi, o uçaklar neden böyle düştü? elime baktım, inceden bir yara izi belirdi. yanıma baktım, can dostum güzel insan denize doğru bakıyordu. nedenini sorgulamadım. gözünden hala yaşlar akıyordu sanki beni suçlar gibi, sanki ben onun elinden kızı almışım gibi. yerimden kalktım, gidip elimi omzuna koyup "kahvaltı yapsak mı?" dedim. çoğu zaman böyle umursamaz görünürüm ama bu sefer gerçekten acıkmıştım. malum, uzun bir gece geçirdim. "git, sen ye istersen" dedi. git'i o kadar baskılı söyledi ki, oradaki varlığımdan korktum. onun için korktum. elimdeki yaraya baktım, sanki hiç olmamış gibi geçiyordu. can dostuma baktım. denize doğru yürüyordu. arkasından seslenmedim bu sefer.
-
saate bakmadım. hiçbir şey de düşünmedim. sadece yürüdüm. sahile yakın ara sokakları ezberlemiştim artık. bir an kaybolmayı özlediğimi hissettim. işte o an telefonum çaldı. arayan o'ydu. bakmadım ilk çalışında. sadece yürüdüm. aklım o kadar bölünmüştü ki, kime ne cevap versem yanlışın ortasında olacaktım. devam ettim sadece. caddeler, sokaklar, evler, her bir adım ardı ardına geçiyordu. bilinirlik, bilinmezliğin sırdaşı olmuş. arkamda can dostum. bir tarafımda kalbim. bilmiyorum'da gizlerim. gizler bizi terketmeye yakınken şarkılar susmuş. bilmiyorum. bazan her şey çok olmuş.
-
telefonum bir kez daha çalıyor ve arayan yine o. bu sefer bakıyorum. güneş gözümü alıyor.
"alo?"
duyduğum ilk söz bu. devamını bekliyorum ki ben mutlak bekleyenim.
"alo? doğuş?
cevap vermek bile bir sorunsal.
"efendim?" diyorum. efendim kelimesini gerçekten kullanıyorum. ben senin kölenim.
"konuşmamız lazım." diyor karşıdan. sanki yakınım ölmüş de onu gömmüşüm.
"tamam." diyorum sadece. buluşma yerini söylüyor, oraya gidiyorum. basit bir insan için fazla alengirli sözler. ironileri sadece ironi olduğu zaman severim. ötesini anlamak istemem. bu sefer anlamaya çalışıyorum. saate bakıyorum...
-
14:53'ü gösteriyor saat. hay dijitalin anasını sikeyim. hayatımın son 15 yılında hep bu saati gördüm. 14:53. analog zamanda en azından yelkovanı anlamıyorum. insanın hayatını sağlıklı devam ettirebilmesi için bir bilinmeyene ihtiyacı var. zamanı biliyorum ya, hayat beni bundan yoruyor. ben bazı zamanlara doktor emmett brown. marty bu zamanda yok. serinin son filmindeki demir ustasıyım. öyle işte. bir de buluşmalara erken gitme gibi bir huyum var. biri de tutup sikmedi şu huyumu. en nefret ettiğim şeylerden biri bekletilmek ve ben bile bile bekletiliyorum. saatleri saymıyorum. saniyeleri sayıyorum. o derece yani. silinen sözcükler de cabası. ilk biramı içerken o geliyor.
-
"merhaba doğuş" ciddiyetiyle masaya oturuyordu ben ona başımı eğerken.
"bilmiyorum haberin var mı?" dedi. duraksadı sonra, gözleri doldu. bilip de susmanın verdiği zorluğu hissettim içimde.
"haberim?" dedim. daha ne kadar rol yapabilirdim bilmiyorum. anlamıştır herhalde. o da sustu. karşılıklı yarım saat kadar sustuk. o, o kadar güzel susuyordu ki size her saniyesini anlatabilirim. gözleri mesela, yeşile kaçan gözleri. uzaklara daldığında o pişmanlığı anlatan gözleri... ya da elleri. ona göre küçük, bana göre eh işte dedirten elleri. aşık da olsam, mükemmel değildi kimse benim  için. çünkü mükemmel insan yoktu dünyada. göre'lere göre insan vardı. kime ve neye göre cevapları herkes. o da benim göre'mdi. karşımdaydı. aklında sorular, cevaplar... bazan gözlerime bakıyordu. bir şey diyemiyordum. bir yanım sahilde, bir yanım buradaydı. sahi, diğer yanım ne yapıyordu hiç bilmiyordum. herkesi düşünmenin verdiği acı, işte onun tam ortasındaydım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

dinlemek lazım.

Loading...

ha? ne?

Fotoğrafım
hayatı ve sonrasını seviyorum.