3 Şubat 2014 Pazartesi

part 5: nothingman

"bilmiyorum." dedi.
"neyi?" dedim.
"sanki bilmiyorsun, reddettim onu." dedi. ağlamaklı bir gülme hali içindeydi. bir şey demedim. biraz daha sustuk. o ağlamaya başladı. bir kaç peçete kullandı. onun söylediği çay soğudu, onu izlerken benim biram ısındı, telefonum bir kaç defa çaldı. o daha çok ağladı.
-
kendinizi hiç fazlalık gibi hissettiğiniz oldu mu? hani berbere gidersiniz de saçınızın en alakasız yeri az uzun durur. üstelik ters aynada. üstelik zoraki fark edersiniz. işte o an ben oydum. birkaç saniye içinde ne kadar pis bir fazlalık olduğumu düşündüm. ulan, aldığım nefes bile iğrendirmişti beni çünkü aşık olduğum kadın ağlıyordu ve ben bir şey yapamıyordum. bu, onun beni facebook'tan silmesi gibi saçma bir sebep değildi. bilmem anlatabiliyor muyum? neyse, o'na baktım, sonra da dışarıya. hava kararıyordu. deplasmanı ev sahipliğine çevirmek gibi. bir daha baktım o'na. bana bakıyordu. gözünde yaşlar. elinden tuttum. hangi kelime daha anlamlı gelir bilmiyorum, sadece "ağlama" dedim. bana bir daha baktı. "ağlama" dedim. mimik bile yaptım. ruhsuz herifin tekiyim, anlamışsınızdır artık. ağlaması durdu. gözlerini açıp, daha bir baktı. ben de ona baktım.
-
nereden başlasam bilemiyorum. aslında anlatmalı mıyım onu da bilmiyorum. her şeyi başlatan şeydi müzik. ben okulun bahçesinde oturuyordum, kulağımda kulaklıklar. sonra o geldi, oturduğum bankın diğer ucuna oturdu. şimdi olduğu gibi yine ağlıyordu. en başta aldırış etmedim. sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. sesi, kulaklığımdan gelen müziği bastırıyordu. hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım ve kulaklığın tekini ona uzattım. sonradan bana dediğine göre o da hiç yapmayacağı bir şeyi yapıp kulaklığı aldı. onun gözünden yaşlar akıyordu. bir an dudaklarına baktım, titriyorlardı. burnunun ucu kızarmıştı. gözlerine baktım, kan çanağı gibiydi. bu kadar güzel bir kız neden böyle ağlardı ki? ölümden başka ne ağlatabilirdi bu güzelliği? sormak istedim ama çekindim. malum serde çekingenlik var.
"istersen başka şarkıya geçebilirim?" dedim. malum, Mad Season ağlayan bir insanı daha da ağlatabilir. hatta öldürebilir. yani 16 yaşındaysanız eğer.
"kalsın, adam fazla dertli söylüyor." dedi burnunu silerken.
"layne staley." dedim. "kendisi 2 sene önce uyuşturucudan öldü."
"yazık etmiş kendine, bu ses bende olsa eheh..." acı da olsa bir gülüş gördüm. güneş tam da yanağından akan damlalarda parlıyordu. saçları güneşten parlak.
"belki de sesin vardır he?" dedim. "yani insanlar genellikle bunun farkına varmıyorlar. ya çekiniyorlar ya da... çekiniyorlardır herhalde." dedim.
"eheh, yok ben gerçekten çekinmiyorum. baksana, konuşurken bile nasıl çıkıyor sesim." bir kez daha gülmüştü. bu seferki gülümseme hafif mayhoş. gülümsemesinden yola çıkmaya karar verdim.
"e sen gülebiliyormuşsun sümüklü sümüklü?" pat diye sordum soruyu. bazan böyle ani yavşaklık veya odunluklarım olabiliyor.
"bazen." dedi. gözleri biraz daha parıldadı. allah'ım sana geliyorum. resmen 15 dakika önce yanımda ağlayan kızın gözündeki gülümsemeyi görmüştüm.
"bu arada benim adım doğuş."
"benim adım..."
-
yanımda kulaklık yoktu bu sefer. madem yanımda müzik yoktu, o zaman ben söyleyeyim dedim. 10 sene önce benimle dinlediği ilk şarkıyı mırıldanmaya başladım.
"wake up young man, it's time to wake up..." gözleri bana döndü. gözleri getirdim, gözleri. sözleri hatırlayamadı ama melodiyi mırıldanmaya başladı. ben de ona sözlerle eşlik ettim. şarkının sonunda o kendine bir kadeh şarap söyledi, ben ona baktım. malum, alkole pek dayanıklı değil. içmeye başladı mı da devamı gelir mutlaka. birinin onu eve bırakması gerek.
"oğlum, bazı insanlar çok -bilmiyorum- be" dedi. bunu derken üçüncü kadehteydi. önceki iki kadehte sessiz sessiz anlaşıyorduk.
"neyi bilmiyorsun?" dedim. sanki bilinmeyeni bilmiyorum.
"sevmiyorsun ama alışıyorsun hissi var ya. işte, ondan sonrası tam bir bilinmeyen." dedi.
sevme kısmı tamam da, alışma kısmını hiç anlamadım. belki de her şeye alıştığım için anlamadım. alışmadığım tek şey alışmak işte. ama bu da bir alışkanlık içinde. çok fazla alışkanlık dedim farkındayım.
"sevmiyorsan nasıl bu noktaya geldiniz?" dedim.
"sanki bilmiyorsun?"
"yani biliyorum da, sadece yüzeyden biliyorum. evlilik teklifi noktasına kadar gelmişsiniz sonuçta." resmen kendi kaleme gol atmaya doğru atağa kalktım.
"tamam, anlatacam." dedi...

dinlemek lazım.

Loading...

ha? ne?

Fotoğrafım
hayatı ve sonrasını seviyorum.