30 Aralık 2014 Salı

belirsizlik.

belirsizlik. 
içinden geçtiğim o yol.
kelimelerin sıradanlaşması
ve
gözlerin donuklaşması.
-
belirsizlik
bazen bir boşluk olur.
sonsuz, karanlık.
yolun sonu aydınlık.
her yol yıldızlardan bir sanrı.
-
belirsizlik.
gözlerimi açıp kapayana kadar geçen manik ve depresif,
bir o kadar da çoksesif hikayeler silsilesi.
ben bir hancı olurum da
yolcular geçer mekanımdan.
yüzüm donuk,
görevim basit.
bir ayrıntı, bazen kimsenin göremeyeceği yakınlıkta. 
bir sır, sadece benimle
benim aramda.
ve bu sırrı tek bilmeyen benim.
görevim zor.
-
belirsizlik
be can kuşum,
özgürlüğün hayaliyle tezat şekillerde hissettiriyor kendini.
olmuşluk yok,
olacaklık yok,
bulacaktık,
yok.

25 Ekim 2014 Cumartesi

günaydın.

arkadaş eksikliği çekiyorum.
yalnızlığı her zaman severdim ancak bu sefer durum biraz daha farklı. bir şeyleri anlatacak kimse bulamıyorum. bir şeyler anlatmak istesem, karşımdaki dinlemiyor. ben karşımdakine bir şey hissetmiyorum. karşımdaki telefonuna gömülürken derdimi içime atıyorum. derdimi içime attıkça ben de telefona bakıyorum...
modern zamanın saklanan deve kuşlarıyız. çok dağıtmayayım:
arkadaş eksikliği çekiyorum.
yüz yıllık ağaçlar gerçekten yaşıyor mu bilmiyorum. belki de fidan dikme özürlüyüm. insanlar da haklı olabilirler. ben de haklı olabilirim. ama ortak bir paydada buluşmak zor gibi görünüyor. işin bana garip gelen yanı da şu ki, zor olan bana daha kolay geliyor. arkadaş kaybetmiyorum. onları saydamlaştırıyorum. aslında, zaten saydamlaşmış olan arkadaşlıklarımızdan mı göremiyoruz birbirimizi? olabilir.
arkadaş eksikliği çekiyorum.
sabah 9, akşamı belli olmayan mesai saatlerinde üzülüyorum. hayatımda en çok istediğim işi yaparken yalnızlığın bunun bedeli olduğunu düşünerek üzülüyorum. sevgilimden ayrılmak isterken üzülüyorum ki ona son sözlerim üzülmek üzerine oluyor. arkadaşımın evinde kalırken üzülüyorum. yağmur yağsın da bulutlar beni temizlesin diye bekliyorum, olmuyor. günlerdir yıkanmıyorum. kokum kendime yabancı. acaba insanlar sabit de ben mi gidiyorum diye düşünüyorum. düşünmek baş ağrısı yapıyor artık. monoton günlerde farklı bir renk gördüğümde gözlerim yaşarıyor. gri sanki daha çok yakışıyor istanbul'a.
arkadaş eksikliği çekiyorum.
sabahları süt içsem geceleri alkole dönüyorum. aklımda bazı sorular oluyor, cevapları kıssadan hisse hep. benim hisseler tepetaklak. "belki de iştendir?" diye soruyorum. "belki de evimden uzak olduğum için?", "belki kendi evimde değilim diye?", "belki herkes?". herkes ne? herkes çok gibi. yok gibi de. kafam karışıyor. kafam karıştıkça alkole olan zaafım artıyor. yanımda yatan kadından ziyade sonraki gece ne içeceğimi düşünüyorum. sigarayı sevmiyorum ama olsa belki içip, yatağa bakardım. olmayan bir şizofreninin içinde ne aradığımı düşünürdüm. alarm seslerim en azından kabusa uyandırıyor. bilinmez daha şey. ney?
arkadaş eksikliği çekiyorum.
bulutlar geliyor üstüme bir cumartesi günü. saat daha akşam'a yaklaşmamış, uykum daha gelmemiş, gözlerim daha dalmamış. bulutlar şehri kapatıyor. ben içime kapanıyorum. anlaşılmak zor belki, anlaşmak daha da zormuş gibi hissediyorum. iki damla yağmur yağsa da kıbleme dönüp iki rekat ağlasam diye bekliyorum. kendi içimde minimal bir şükür diyalektiği. ama o minimal ki, yokluğa denk.
uzun lafın kısası; günaydın.


17 Ekim 2014 Cuma

o değil de.

o değil de yol bazen yoruyor.
varmak istediğim yer muamma.
gözlerimde iki damla  kırıklık yağmur damlalarına karışıyor.
ve
ansızın gece geliyor,
daha gündüz güneşini görmemişken ay karşılıyor beni.
mehtap herkesten yakın
ve
bir o kadar uzak.
özgürlük
herkesten yakın
ama...

13 Ekim 2014 Pazartesi

en başa.

...en azından iyiyiz.
belki daha kötüsünü de görmüştük,
saçlarımız bir gecede beyazlamamıştı ama uzunca bir süreye yayılıp dökülmüştü.
öldürmeyen acı hissizleştirir.
bir süre sonra çığlıklarımız da sükunete kavuşunca anladık;
alışmak her şeyden daha güzel,
daha acı,
daha sıradan,
daha yokluk içinde.
belki varlık.
alışmak hepsinden olağan.
-
güne başlamaya utanır olduk.
bazen güne hiç başlayamadık,
gün kendiliğinden devam etti de
utancımız fazilete dönüştü.
biz küçük mutlulukların insanları,
acılarımızdan bile keyif alır olduk.
-
hamdık,
piştik ve
öldük.
üstelik kimsenin bundan haberi yoktu.
kendimizden de sonradan haberimiz olduysa da artık
yine iyiydik.
durduk, göğe baktık
ve şöyle söyledik...

3 Ekim 2014 Cuma

muamma.

herkes gidecek.
düşünüyorum da insanlar bile bir gün kendilerinden giderken, başkaları neden bizimle kalsın ki? yüzümüzdeki gülümsemeler tatlı bir an olarak kalacak sonun gölgesi içinde. hoş bir serinlik saracak bizi. belki pişmanlıklar, söylenmemiş sözler ve daha bir sürü şey ardımızda kalacak.
sadece o kadar.
ne kadar sona odaklı yaşamaya çalışsak, ne kadar bir şeyleri sonuca götürsek beklenmeyen bir şeylerin büyüsü hep saracak ve bir gün her şey aynılaşacak.
herkes gidecek.
en sevdiklerinden tut sevmediklerine. önünden geçerken bakmaya tenezzül etmediğin taş bile bir gün bitecek.
hırsların,
öfken,
mutlulukların,
aşkların.
baki kalacak bir şey varsa o da muamma.
işte bize bir umut veren de o.
muammadan geldik, muammaya gideceğiz.

30 Eylül 2014 Salı

paradoks.

"yazabileceğim bir şey var mı?"
tüm günüm bu sorunun cevabını düşünmekle geçiyor. bir şeyler yazarken de üstelik. sanki yazdığım ne varsa benimle içselleşmemiş, benim dışımda bir dikkate değmemiş veya hiç yazılmamış gibi.
"yapabileceğim bir şey var mı?" bir sonraki evre oluyor. işte o zaman var olmanın dayanılmaz hafifliği başlıyor. "ben kimim?" soruları ve "nereden geldim istanbul'a?" gibi türküler kendi halinde rakı sofrası kuruyor. ben arada mezeleri tırtıklıyorum.
potansiyel ve kibir birleşti mi sonuç her zaman anakin skywalker oluyor. kabuslar çıkagelip "i'm your father." diye başımda bekliyorlar.
kendi içimde yaşadığım bir diktatörlüğün mutlak hakimi ve yahudisiyim ve derdimi hala tam anlatmıyorum. geçen gün az daha dökülecektim ama sadece girizgah yaptım. içime attıkça büyüyor, ve soruyorum kendime "hala yazabileceğim bir şey var mı?" diye. var ki yazıyorum. yok ki sorguluyorum.  var ki düşüncelerim hala parmaklarımdan akıyor. yok ki havaya anlattığım hikayeler daha fazla. bazen kendimi basit bir hikaye anlatıcı gibi görüyorum. hikayelerim yıldızlara doğru.


25 Eylül 2014 Perşembe

"mış gibi" yapmanın dayanılmaz hafifliği.

her şey yolunda gidiyor.
eminim güneş bugün daha sıcaktır. gece yine yıldızları tüm ışıltısıyla gösterecek, rüzgar sevdiğim kadının saçlarını hafifçe tarayacak...
yanlış bir şey yok.
gülen yüzler eksik olmuyor masamızdan. sararmış dişlerle birbirine sırıtan güzel yüzler, aynı sarılığa el sallayan ve beyazına elveda diyen kanlı gözler, tüm yumuşaklığı ekmek peşinde kaybetmiş sert eller ve kalpler...
renkler bunlarla daha bir güzel oluyor ki güzel olmalı. nasıl olmasın? kimse halinden şikayetçi değil. bir şükür ki evlere şenlik.
acaba diyorum en baştan mı böyleydi durum yoksa sonradan mı böyle olundu? dünya memleket olarak tiyatral yeteneklerimizi ne zaman böylesine geliştirme ihtiyacı hissettik ya da bu bir zorunluluk mu? düğün günü zafer kazanmışçasına "evet!" diye bağıran kadın ne ara mağlup bir ev kadınına döndü?
doğal döngüsünde olan şeyleri sorgulamak ne kadar doğru bilmiyorum. alışkanlık dediğimiz şeyler üzerimize mıh gibi oturmuş durumda. hal böyle zamanla din kadar katı bir tutuma dönülebiliyor. zor işler velhasıl.
bu yazıyı da niye yazdıysam.
selam olsun sana yarrağım!
uzun zamandır sana böyle hitap etmiyordum değil mi? etmem tabii. artık eskisi gibi davranmıyorum. resmen adam oldum. sistem beni içinde eritip eritip katılaştırdı. süblimleşmeyi subliminal ögelerle hissettim. oğlum, burada hayat çok garip. sakın gelmeyin!

19 Eylül 2014 Cuma

hiç bu kadar.

iyi olmasını istediğim
her hayalin sonucunda
topraklar beton,
duvarlar gri,
insanlar ölü
hiç olmadığı kadar.
-
koştuğum bunca yola 
rağmen
yollar balçık,
eller kirli,
kalpler birikmiş kibirle dolu.
-
boşalmaya başlayınca 
içimdeki nefret
yüzümde bir sivilce,
biraz kan
ve pıhtısı.
alıştım sanki.
-
elde var sıfır
diye düşünürken gelen
sevinçler,
zamanla yorgun düşmüş anlar
ve
yukarıdan bakan tecrübelerle
yenilgi
hiç bu kadar kudretli olmamıştı.
kudret, 
hiç bu kadar aciz
olmamıştı.
aciz hiç
bu kadar
gizemli,
hiç
bu
kadar mühim,
hiç bu kadar acı 
olmamıştı.
-
kim bilir, belki de acı hiç olmamıştı. acı diye bildiğim her şey sadece yılların getirdiği alışkanlıkların birden bire değişmesinden kaynaklanıyordu. alışkanlığın yerini öğrenmenin alması, öğrenmenin bu sefer gerçekten zaman alması ve zaman öldürsün diye yazdığım her şeyin bir anda yok olması. birikimim bir nevi lanetim oldu. lanetim de nefretim. attığım her adımda içime işleyen bu nefrette boğulmamaya çalışmak da ayrı bir durum. 

18 Eylül 2014 Perşembe

öylesine yaşayanlar.

aklıma birden zaman geçirmek için yaşayanlar geldi.
öylesine var olup, hayatı insanlar için çekilmez kılanlar.
lanetleri hayallerini sarmış, kendileri gündüzlerin kölesi olmuş, geceler boyu rahmete nazır uyuyan bireyler...
büyük hayallerin ardına saklanıp da azınlıkla yetinen bir çoğul insan güruhundan bahsediyorum. leb demeden çorum'a vali tayin eden bir zihniyetten. utanmasalar o'nun yeryüzündeki gölgesi bile olabilirler belki ama mağlubiyetleri utançlarından daha ağır oluyor. her mağlup gibi onlar da içine kapanıyor. içine kapandıkça gündüzler eziyete, nefes almalar alışkanlığa, gördüğü her nesne griye dönüyor. sevmem griyi.
bilmiyorum, belki de benim gözlerim kördür, değerlendirmem yanlıştır; olabilir yani insanlık hali. ama hayatı bir rutin halinde yaşarken, sadece gün sayarken ne kadar hayatta olabiliriz? gün sayarken neyin gününü sayacağız bir de? ölümün mü? hafta sonunun mu? bahanelerin mi?
bahaneler daha mantıklı geliyor bana. insanevladının sığındığı en güzel liman çünkü bahaneler. bahanelerle bir ömür çürütebilir, hayata başka gözle bakabilir hatta intihar bile edebilirsiniz. bahaneleri allah'ınız yapıp ona tapar, tapar, tapar ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi yaşamınıza devam edersiniz. tek farkla; bahane denen allah'ın cehennemini peşinen yaşarsınız. yenilmeyi peşinen kabul edersiniz. sonrası mı? o da başka bahanelerde. kim bilir, belki de cennetin hayalini kurup kendinizden geçersiniz. belki de cennetiniz yoktur. sadece yorgunsunuzdur. bir de potansiyel bağımlı.
sabah yorgun gözlerle işine giden insanlar öğlen yorgun gözlerle gelenleri selamlarken bir yandan akşam yorgun gözlerle girecekleri sıcacık yataklarını hayal ediyorlar. tüm döngü bu. "acaba akşam yemekte ne var?" sorusu "acaba akşam için değişik bir şey yapabilir miyim?" sorusunu geride bırakıyor. beklenen akşam hiç gelmiyor.
bir şey bekleniyorsa tabii.

15 Eylül 2014 Pazartesi

oyun.

oyun oynamak güzel
keyifler yerinde.
gözler ışık saçıyor da
karanlığı yeniyor gibi.
her göz
bir çift yıldız
bir çift ruh
bir çift yürek.
yoksa herkes yalnız.
hayat sadece oyunda güzel.
oyun, sadece hayatta.
sonrası muallak.
sonrası karanlık.
gözler kapalı.

yedi tepe.

mahşer gününe az kaldı.
biz şanslı olanlardık, gandalf ikinci günün şafağında geldi. herkeste bir sevinç, bir neşe ki  anlatmaya kalem yetmez. başka yerlerde insanlar yıllarca bu anın gelmesini bekliyorlar. gandalf gelecek, bizi kurtaracak, buralardan götürecek.
efsaneler anlatırlardı gandalf'la ilgili. kızıldeniz'i ikiye bölmüş. ay'ı da ikiye bölmüş. kendi içinde bir paylık müessesesi gibi çalışıyor galiba. bilemedim. kadınlar onu çok karizmatik buluyorlardı. gandalf ne zaman sakalını sıvazlasa akılları başlarından gidiyordu. gandalf sakallarını sıvazlıyor, kadınlar da hayallerde gandalf'ı... biz erkekler el mahkum, kurtarıcıya itaatten başka bir şey gelmiyordu elimizden. gerçi benim içimden başka şeyler de gelmiyordu. hani gandalf götürüyor da, gitmesek de olur gibiydi. saruman er ya da geç gelecekti.
sahi, bir de saruman vardı. biz nereye gitsek peşimizden gelen arsız diktatör. hep bir durak arkamızda bekliyor, nefesini ensemizde hissettiriyor, arkamızı döndüğümüzde her an bir pandik yeme gerginliğini içimize aşılatıyor. ibne saruman. sıkıntı şu ki, biraz geç kalsak saruman dibimizde bitiyordu. aramızda kalsın, biraz otlakçı bir arkadaştır kendisi. hem zalim, hem otlakçı. "alırım bir dal" sözünün ezeli ve ebedi uygulayıcısı.
son durağa gelmiştik. "bu yoldan sonra yolumuza aktarma ile devam edeceğiz." dedi gandalf. insanlar huzursuzlaştı. kimilerinin akbili bitmişti, kimilerinin jetona verebilecek 4 tl'si yoktu. kimileri "yürüsek olmaz mı?" dedi, kimileri de "paraları birleştirip taksiye binelim." dediler. gandalf hepsini bertaraf etti. "bi taraf olmayan bertaraf olur!" diye gürledi. o gürledikçe kadınlar tahrik oldu, kadınlar tahrik oldukça gandalf daha çok gürledi. işini de biliyor pezevenk. aklı sıra rol kesiyor. bağcılar çocuğu yer mi lan bu numaraları. biri ayakkabısını fırlattı gandalf'a. sonra biri daha. biri daha... ayakkabı içinde kaldı gandalf. iç muharebe tüm hızıyla devam ederken saruman yanımızda bitti. ellerimizle götümüzü kolaçan etmeye başladık. n'olur n'olmaz. saru gelir gelmez bir dal istemeye başladı. erzağımız azdı. kiminin simiti, kiminin cıgarası... naneli şekere kadar otlanıyordu amına koduğumun çocuğu. sinirlenmemek elde değildi. gandalf bir tarafta eziklenirken, saruman bize dadanmıştı. korktuğumuz başımıza geldi. aktarmayı kaçırınca aklımızın da başımıza geleceğini düşünmüştüm. yanılmışım. aktarmayı kaçıran herkes daha bir yaydı yumuşak götünü. battı balık yangi dermiş. yangi ne demekse. saruman'ın etkilerinden biri de insanları gevşekliğe sürüklemesiydi. ortamda pek çok tatsız şaka yapılmaya başlandı. herkes bilincinin altını şaka yollu da olsa açmaya başladı derken iki gün sonra doğudan bir ışık süzüldü. gelen gandalf'tı. ne ara gitti bilmiyorum ama eskisinden daha güçlüydü şimdi. sarumana baktı, baktı ve baktı. kulağına doğru "Next station is İTÜ Ayazağa" dedi. Saruman anlamadı. "Next Station is İTÜ Ayazağa." diye yineledi. Yanımdaki teyze beni dürttü. Çok Maslak görünmüşüm galiba ki beni uyandırdı. "Yavrım sanırım sen de inecen galiba?" dedi. Şaşırdım, teşekkür ettim ve çalıştığım ajansa doğru yürümeye başladım.
Bu da böyle bir anım işte.

27 Haziran 2014 Cuma

sıcak.

merhaba yarağım.
şu sıcak yaz günlerinde, şu gavur amı gibi yanan, yandıkça kavrulan sana sıcak da bir merhaba benden.
anlayacağın üzere bugün derdim sıcak.
çok dertliyim bu konuda.
klimam yok, şıpır şıpır terliyorum.
hayır sadece ben terlesem iyi.
karşımdaki de terliyor, kaçıyorum.
kokuyoruz çevrecek.
günde üç defa duj alıyorum.
inatla bir daha kokuyorum.
ulan, rakıya üç tane buz attım,
iki dakikada eridi buzlar.
ne bu be?
adalet mi bu?
diye isyanlara gebe olmak isterkene
olamıyorum.
vatan sağ
hava da serin olsun azıcık.
lütfen!

21 Haziran 2014 Cumartesi

kazım dirik mahallesi, ankara caddesi, no 215, kat7, daire 21.

canım acıyor be,
bu eve ilk ben girdim
son ben kapatacağım.
o kadar kişi gelip gitti ki,
bazılarının adını unuttum.
kimilerinin kokusu hala aklımda.
-
ben bazan bir yol oluyorum.
yolcular gelip gidiyor ve 
hepsini ayrı seviyorum.
iyi arkadaşlardı diyip geçmek
işime geliyor aslında.
-
mesela balkona girilmemiş 
iki yıldır.
son girdiğimde o ölmüştü.
ben dediklerine inanamamış,
ama alışmıştım.
-
bora mesela.
asla adı gibi esmemişti
bir kınay kadar.
ata mesela 
olmasa da olur gibilerden.
-
yıllar geçti
yılların gözyaşını herkes için akıttım.
ben hüznün arkasındaki adam.
bazan bir ümit olsun diye
saatini geriye alan.
sırf geçmişe gidebilmek için.
ben, özlem adam.
neyi özlediğini bilmeyen.
-
dokunduğum yerde bir anı,
baktığım duvarda bir yanık
hala yukarda yıldızlar
ve nefretim (sanki) dün doğmuş.
onun miladı.
-
hatırlıyorum ilk şarkıyı
ki ay ışığında bakılırdı yola.
evin balkonu
fotoğraflara yansımıştı.
bir de inançsızlık vardı
öznel kediler öldüğünden beri.
kumral kedi uğursuzluk getirir.
mantis, daha da uğursuz.
zararsız gibi
ama gereksiz.
lanete beş kala hallerden.
-
şimdi dünden daha mı kıymetsiz bilemiyorum.
sorgu cevabı getiriyor.
cesaretsizlik sadakati.
sadakat kendi içinde sahtekar.
ben kendi içinde bir sadalarda.
sessiz ve sakin.
-
dünler yarın olmuş,
ben dünü yarında yaşamaya çalışmak isterken
hayatın gerçekleri beni bulmuş.
ulan yedi yıldır üniversite okuyorum.
bir kere bile seni seviyorum demedim.
seni seviyorum be anne.

zincirleme kıl tamlaması.

...zor olan ne biliyor musun? birini onsuz da sevebilme ihtimali. işte esas yıkım bu. yalnızlık peşinen kabul edilmiş, gökyüzü griye sarmış, bulutlar yağmamakta ısrarlı. biz odamızda ölüyoruz. kabuslar görüyoruz uykumuzda ki zehir oluyor tek kaçış noktamız. tek kaçış noktamız yine kendimize varıyor. belki bir iki kadeh işe yarar diye düşünmek de fazlaca beyhude kalkan bir gemi adeta bu limandan.
-
bir de yanlış anlaşılmalar var tabii bu olaylar içinde. ne söylersen söyle dediklerin karşı tarafın anlamak istediği yöne çekiliyor. senin sevme ısrarın onun kaçma ızdırabına dönüşüyor ve sonunda olan sana oluyor. gökyüzü inat etmiş durumda ve tüm kabuslar uzun. günün herhangi bir saati günaydın oluyor. şu var ki, bazan bir yanlış anlaşılma, saatleri yıllarca ileri alabiliyor.
-
oturduğun yerde yıllar çökmüş üzerine ve sen daha birinin seni sevme ihtimali üzerinde kırık dökük hayaller kuruyorsun. nefretin, kederini aşmış. kaderin seni çoktan yazmış (eğer inanıyorsan.), ve eğer inanıyorsan neden böyle olduğunu sorgulamıyorsun? zor cümleler her zaman geçiştirmek için. önemli olan bazan sadece tek kelime ki o da o'nun gözlerinde saklı. sonrası sadece 20 gün. 20 gün sonra herkes vecihi.
-
bunları bir kenara bırakacak olursak eğer, sakallarımı kestim, saçlarımı makinaya vurdurdum. derdim yoktu, neye yanacağımı şaşırdım. dert olmayınca kendimi boşlukta hissediyorum. dün 2 damla ağladım. sonra hayatıma giren kadınları düşündüm. sonra iki kelam sustum. ne zaman hayatıma bir kadın girse susuyorum. onları susunca daha çok seviyorum. bir anlayabilseler...
-
fakyu.

5 Haziran 2014 Perşembe

sus payı.

...sonra ne mi oldu?
güneş doğdu gözlerine.
bulutlar aramızdan süzülürken
ben düştüm ellerine.
-
sana bazı şeyleri
(nasıl desem)
abartmadan 
anlatamıyorum.
an geliyor
senin anlamazlığın tutuyor.
an geliyor
benim söylemezliğim.
ya da söyleyememem.
mevzu ne ise.
-
sanki durumumuz şöyle;
sen televizyonda tarifi verilen yemek,
ben evde o yemeği inatla yapmaya çalışan
ama eline yüzüne bulaştıran 
beceriksiz bir ev müsveddesi.
sen uzakta tüm gösterişinle parlarken
ben yine tek kaşarlı tosta talim.
bu ilişki beni aşar.
bu taraf-ı teklik.
bir tek yürek,
ve damarlarımda sus payım.

4 Haziran 2014 Çarşamba

özümüz, sözümüz.

biz,
hiç bitmeyen duaları
sırf bitmeyeceğini
hissettiğimizden
dolayı reddettik.
-
biz,
aslımızın sahte 
kafirleri olduk.
geleceklerimiz
idamlarımızdı belki.
-
büyük umutlar
içinde
umutsuzluğa hazırlandık.
kalplerimiz kurudu
bu sürede.
-
her şeyden önce
kendimize küstük.
güneşi doğurmadık,
lambayı açtık
faturaları ödedik.
hırsızları çok sevdik.
uğursuzları çok sevdik.
sahteyi çok sevdik ki
sahte olan bizdik.
özümüz sözümüz kara.
-
biz,
hiç bitmeyen duaları
içimizde bitirdiğimiz için
reddettik
ya allah.

domino.

ne olmak istediğimden ziyade ne olmak istemediğim daha önemli sanki. okul biterken, bir üniversiteyi daha boşu boşuna okumuşluğun getirdiği pişmanlık var içimde. ne okumak istediğimden ziyade, ne okumak istemediğim daha önemli artık. ömürden giden 8 yılın hepsinde aynı soru işareti: "acaba diğer seçenek daha mı iyi olacaktı?" hep bir ikilem, hem bir yanlış yol, hep bir hayal kırıklığı.
-
domino kırıklığı.
-
birden çok hayal kurup hepsini birden gerçekleştirmeye çalışırsın ama önce para, sonra zaman izin vermez. duruma göre bu öncelik değişebilir. sonra her şey yavaşça düşmeye başlar. gözler yavaşça açılır, küfürlü dudaklar mühürlenir, sevişmeler "klasik"leşir. yaz günü yağmur yağar da vali laz olur. dominonun son taşı.
-
ne düşünmek istediğimden ziyade neyi düşünemediğime takılıyorum ve bu takıntı bende geceleri sıkıntıya yol açıyor. dikkatim yanımda duran kadından çok aklımdaki sorularda, cevaplar an'ımda değil, geçmişimde saklı sanki. aklımda bir soru var, daha kendisiyle tanışmadım. soru olduğuna göre bir de cevap olacak oralarda bir yerde. ekskalibur gibi bir yerlerdedir şimdi o cevap ya da ekskaliburum'du gitar.
-
domino krallığı.
-
ne olmak istemediğimden ziyade, gerçekten var mıyım? belki de asıl soru bu. mevcut yaşamsal faktörler gerçekten yaşamama izin veriyor mu? yaşamaktan kastım nefes alıp da yemek yiyebildiğim anlar değil. para kazandığım anlar hiç değil.
-
senden naber yarrağım?

9 Mart 2014 Pazar

ara sıcak.

zorunluluktan yapmadığım şeyler var.
seni görmemek mesela.
bazan kapının önünden geçiyorum,
sonra seni görmeyeyim diye dua ediyorum.
saatin kaçı kaç geçtiğinin de önemi olmuyor
seni ilk gördüğüm günden beri.
öyle.
-
zorunluluktan yazmıyorum bir de
içimden gelmediği için.
ne yazsam hep sana doğru.
ne okusam bir yerlerde, yansıması sen.
zorunluluktan saate bakıyorum;
ah ulan, aklımdan bir çıkabilsen.
-
söylemedim gerçi sana,
nasıl söyleyebilirdim ki zaten
sen bir yola çıkmıştın sonu ışıklar içinde 
ve ben muallaklar şehrinde seni izlerken;
aniden girmiştin ya hayatıma
aniden gidersin diye bekledim.
büyüdün be kadın.
çok büyüdün.
söylemedim gerçi sana,
neden söyleyeyim ki zaten.
unut gitsin.
-
yine gece olsun,
yine sen doğ gökyüzüne.
sonra gün doğsun.
ben uyanayım.
sen gitmiş ol.
ama gitmiş ol.
-
ayılma vakti.

3 Şubat 2014 Pazartesi

part 5: nothingman

"bilmiyorum." dedi.
"neyi?" dedim.
"sanki bilmiyorsun, reddettim onu." dedi. ağlamaklı bir gülme hali içindeydi. bir şey demedim. biraz daha sustuk. o ağlamaya başladı. bir kaç peçete kullandı. onun söylediği çay soğudu, onu izlerken benim biram ısındı, telefonum bir kaç defa çaldı. o daha çok ağladı.
-
kendinizi hiç fazlalık gibi hissettiğiniz oldu mu? hani berbere gidersiniz de saçınızın en alakasız yeri az uzun durur. üstelik ters aynada. üstelik zoraki fark edersiniz. işte o an ben oydum. birkaç saniye içinde ne kadar pis bir fazlalık olduğumu düşündüm. ulan, aldığım nefes bile iğrendirmişti beni çünkü aşık olduğum kadın ağlıyordu ve ben bir şey yapamıyordum. bu, onun beni facebook'tan silmesi gibi saçma bir sebep değildi. bilmem anlatabiliyor muyum? neyse, o'na baktım, sonra da dışarıya. hava kararıyordu. deplasmanı ev sahipliğine çevirmek gibi. bir daha baktım o'na. bana bakıyordu. gözünde yaşlar. elinden tuttum. hangi kelime daha anlamlı gelir bilmiyorum, sadece "ağlama" dedim. bana bir daha baktı. "ağlama" dedim. mimik bile yaptım. ruhsuz herifin tekiyim, anlamışsınızdır artık. ağlaması durdu. gözlerini açıp, daha bir baktı. ben de ona baktım.
-
nereden başlasam bilemiyorum. aslında anlatmalı mıyım onu da bilmiyorum. her şeyi başlatan şeydi müzik. ben okulun bahçesinde oturuyordum, kulağımda kulaklıklar. sonra o geldi, oturduğum bankın diğer ucuna oturdu. şimdi olduğu gibi yine ağlıyordu. en başta aldırış etmedim. sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. sesi, kulaklığımdan gelen müziği bastırıyordu. hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım ve kulaklığın tekini ona uzattım. sonradan bana dediğine göre o da hiç yapmayacağı bir şeyi yapıp kulaklığı aldı. onun gözünden yaşlar akıyordu. bir an dudaklarına baktım, titriyorlardı. burnunun ucu kızarmıştı. gözlerine baktım, kan çanağı gibiydi. bu kadar güzel bir kız neden böyle ağlardı ki? ölümden başka ne ağlatabilirdi bu güzelliği? sormak istedim ama çekindim. malum serde çekingenlik var.
"istersen başka şarkıya geçebilirim?" dedim. malum, Mad Season ağlayan bir insanı daha da ağlatabilir. hatta öldürebilir. yani 16 yaşındaysanız eğer.
"kalsın, adam fazla dertli söylüyor." dedi burnunu silerken.
"layne staley." dedim. "kendisi 2 sene önce uyuşturucudan öldü."
"yazık etmiş kendine, bu ses bende olsa eheh..." acı da olsa bir gülüş gördüm. güneş tam da yanağından akan damlalarda parlıyordu. saçları güneşten parlak.
"belki de sesin vardır he?" dedim. "yani insanlar genellikle bunun farkına varmıyorlar. ya çekiniyorlar ya da... çekiniyorlardır herhalde." dedim.
"eheh, yok ben gerçekten çekinmiyorum. baksana, konuşurken bile nasıl çıkıyor sesim." bir kez daha gülmüştü. bu seferki gülümseme hafif mayhoş. gülümsemesinden yola çıkmaya karar verdim.
"e sen gülebiliyormuşsun sümüklü sümüklü?" pat diye sordum soruyu. bazan böyle ani yavşaklık veya odunluklarım olabiliyor.
"bazen." dedi. gözleri biraz daha parıldadı. allah'ım sana geliyorum. resmen 15 dakika önce yanımda ağlayan kızın gözündeki gülümsemeyi görmüştüm.
"bu arada benim adım doğuş."
"benim adım..."
-
yanımda kulaklık yoktu bu sefer. madem yanımda müzik yoktu, o zaman ben söyleyeyim dedim. 10 sene önce benimle dinlediği ilk şarkıyı mırıldanmaya başladım.
"wake up young man, it's time to wake up..." gözleri bana döndü. gözleri getirdim, gözleri. sözleri hatırlayamadı ama melodiyi mırıldanmaya başladı. ben de ona sözlerle eşlik ettim. şarkının sonunda o kendine bir kadeh şarap söyledi, ben ona baktım. malum, alkole pek dayanıklı değil. içmeye başladı mı da devamı gelir mutlaka. birinin onu eve bırakması gerek.
"oğlum, bazı insanlar çok -bilmiyorum- be" dedi. bunu derken üçüncü kadehteydi. önceki iki kadehte sessiz sessiz anlaşıyorduk.
"neyi bilmiyorsun?" dedim. sanki bilinmeyeni bilmiyorum.
"sevmiyorsun ama alışıyorsun hissi var ya. işte, ondan sonrası tam bir bilinmeyen." dedi.
sevme kısmı tamam da, alışma kısmını hiç anlamadım. belki de her şeye alıştığım için anlamadım. alışmadığım tek şey alışmak işte. ama bu da bir alışkanlık içinde. çok fazla alışkanlık dedim farkındayım.
"sevmiyorsan nasıl bu noktaya geldiniz?" dedim.
"sanki bilmiyorsun?"
"yani biliyorum da, sadece yüzeyden biliyorum. evlilik teklifi noktasına kadar gelmişsiniz sonuçta." resmen kendi kaleme gol atmaya doğru atağa kalktım.
"tamam, anlatacam." dedi...

30 Ocak 2014 Perşembe

part 4: al bu şarkı senin olsun

...dışarıdan bakınca sessizdik ama ikimizin içinde fırtınalar kopuyordu. ne ara güneş doğdu, insanlar kalkıp işe gitti? daha da önemlisi, o uçaklar neden böyle düştü? elime baktım, inceden bir yara izi belirdi. yanıma baktım, can dostum güzel insan denize doğru bakıyordu. nedenini sorgulamadım. gözünden hala yaşlar akıyordu sanki beni suçlar gibi, sanki ben onun elinden kızı almışım gibi. yerimden kalktım, gidip elimi omzuna koyup "kahvaltı yapsak mı?" dedim. çoğu zaman böyle umursamaz görünürüm ama bu sefer gerçekten acıkmıştım. malum, uzun bir gece geçirdim. "git, sen ye istersen" dedi. git'i o kadar baskılı söyledi ki, oradaki varlığımdan korktum. onun için korktum. elimdeki yaraya baktım, sanki hiç olmamış gibi geçiyordu. can dostuma baktım. denize doğru yürüyordu. arkasından seslenmedim bu sefer.
-
saate bakmadım. hiçbir şey de düşünmedim. sadece yürüdüm. sahile yakın ara sokakları ezberlemiştim artık. bir an kaybolmayı özlediğimi hissettim. işte o an telefonum çaldı. arayan o'ydu. bakmadım ilk çalışında. sadece yürüdüm. aklım o kadar bölünmüştü ki, kime ne cevap versem yanlışın ortasında olacaktım. devam ettim sadece. caddeler, sokaklar, evler, her bir adım ardı ardına geçiyordu. bilinirlik, bilinmezliğin sırdaşı olmuş. arkamda can dostum. bir tarafımda kalbim. bilmiyorum'da gizlerim. gizler bizi terketmeye yakınken şarkılar susmuş. bilmiyorum. bazan her şey çok olmuş.
-
telefonum bir kez daha çalıyor ve arayan yine o. bu sefer bakıyorum. güneş gözümü alıyor.
"alo?"
duyduğum ilk söz bu. devamını bekliyorum ki ben mutlak bekleyenim.
"alo? doğuş?
cevap vermek bile bir sorunsal.
"efendim?" diyorum. efendim kelimesini gerçekten kullanıyorum. ben senin kölenim.
"konuşmamız lazım." diyor karşıdan. sanki yakınım ölmüş de onu gömmüşüm.
"tamam." diyorum sadece. buluşma yerini söylüyor, oraya gidiyorum. basit bir insan için fazla alengirli sözler. ironileri sadece ironi olduğu zaman severim. ötesini anlamak istemem. bu sefer anlamaya çalışıyorum. saate bakıyorum...
-
14:53'ü gösteriyor saat. hay dijitalin anasını sikeyim. hayatımın son 15 yılında hep bu saati gördüm. 14:53. analog zamanda en azından yelkovanı anlamıyorum. insanın hayatını sağlıklı devam ettirebilmesi için bir bilinmeyene ihtiyacı var. zamanı biliyorum ya, hayat beni bundan yoruyor. ben bazı zamanlara doktor emmett brown. marty bu zamanda yok. serinin son filmindeki demir ustasıyım. öyle işte. bir de buluşmalara erken gitme gibi bir huyum var. biri de tutup sikmedi şu huyumu. en nefret ettiğim şeylerden biri bekletilmek ve ben bile bile bekletiliyorum. saatleri saymıyorum. saniyeleri sayıyorum. o derece yani. silinen sözcükler de cabası. ilk biramı içerken o geliyor.
-
"merhaba doğuş" ciddiyetiyle masaya oturuyordu ben ona başımı eğerken.
"bilmiyorum haberin var mı?" dedi. duraksadı sonra, gözleri doldu. bilip de susmanın verdiği zorluğu hissettim içimde.
"haberim?" dedim. daha ne kadar rol yapabilirdim bilmiyorum. anlamıştır herhalde. o da sustu. karşılıklı yarım saat kadar sustuk. o, o kadar güzel susuyordu ki size her saniyesini anlatabilirim. gözleri mesela, yeşile kaçan gözleri. uzaklara daldığında o pişmanlığı anlatan gözleri... ya da elleri. ona göre küçük, bana göre eh işte dedirten elleri. aşık da olsam, mükemmel değildi kimse benim  için. çünkü mükemmel insan yoktu dünyada. göre'lere göre insan vardı. kime ve neye göre cevapları herkes. o da benim göre'mdi. karşımdaydı. aklında sorular, cevaplar... bazan gözlerime bakıyordu. bir şey diyemiyordum. bir yanım sahilde, bir yanım buradaydı. sahi, diğer yanım ne yapıyordu hiç bilmiyordum. herkesi düşünmenin verdiği acı, işte onun tam ortasındaydım.

28 Ocak 2014 Salı

part 3: park zamanları

...telefonun çalışına uyandım. saat sabaha karşı 4. ne olduğunu anlamadan telefonu açtım, karşımda en yakın arkadaşım. "uyuyor muydun?" diye sordu. "eh işte" dedim. bir şişe şarap açmıştım en son, sonra o'nun hayaline dalıp gitmişim. ne ara yatağa girdim hiç bilmiyorum. "konuşalım mı?" dedi can dostum telefonda. zamanını sormadım, "konuşalım" dedim. aşağıda bekliyormuş. kendisi bazan pek sabırsızdır. üzerime ceketi aldığım gibi aşağı indim. içeri gel dememe rağmen "dışarıda konuşalım, açık hava iyi gelir." dedi. başıma beremi de aldım. saat sabaha karşı 4. hava soğuk. sokakta yürüyoruz.
-
"reddetti." dedi. yanında yürüyordum ama bakışları bana değildi. "onu o kadar seviyordum ama, o beni reddetti." ne diyeceğimi bilemedim. zaten o durumda ne desem anlamsız kalırdı. hayal kırıklığını hiç bir söz, bir bakıştan veya bir iç çekişten daha güzel anlatamaz. "çok seviyorum ulan!" dedi, sesi titriyordu. nefesim, havayı dövüyordu. durduk, bana baktı. "doğuş, ben kimseyi bu kadar sevmedim" dedi. gözleri doldu. benim can dostum, omzumda ağlıyordu ve ben ikiye bölünmüşlüğün tek vücutta var olmuş haliydim. kederim, o anki ruhsuzluğumdu. bir an dostluğumuzu bile sorguladım. sahi, size dostumdan bahsetmedim değil mi?
-
her akşam üzeri evin yakınındaki parka giderdim. salıncakta sallanırken uçak, kaydıraktan kayarken trt'de yayınlanan o kayak sporlarındaki adamlar olurdum. toprak benim evimdi, ruhumdu. işte bir gün  salıncakta yine herhangi bir istikamete uçarken yan salıncağa o oturdu ve sallanmaya başladı. hava kapalıydı. "kule! kule! tanrılar uçağı uçurmamıza izin vermiyor! yardım edin!" dedim sallanırken. yan taraftan onun sesi geldi "yardıma geliyoruz kaptan! sizi kurtarıcaz!" daha hızlı sallanmaya başladım. "aman tanrım! fırtına tanrısı bizi esir alıyor! çabuk yardım edin!" diye bağırdım. o da "geliyoruz, dayanın!" diye bağırdı. "dayanımıyoruz! hayııır!" diyerek son hızla kendimi salıncaktan ileri attım ve yere düştüm. o da atladı ve yerde beni tuttu. "kurtardım sizi! kurtardım!" diyordu. "aman allahım! ellerim kanıyor" dedim ki gerçekten de ellerim kanıyordu. artık nasıl düştüysem. "ben de yaralandım galiba." dedi, onun da eli kanıyordu. cam kırıkları elimizi biraz kesmişti. "senin de elin kanıyor." dedim. ellerine baktı ve güldü, "ama seni kurtardım." dedi. ben de güldüm. "şimdi ikimizin de eli kanıyor ya, biz şimdi ellerimizi birleştirince kan kardeşi olur muyuz?" dedi. "oluruz tabii!" dedim. daha adlarımızı bilmeden kan kardeşi olmuştuk. sonra gök gürledi, üzerimize yavaştan damlalar düşmeye başladı. "tanrılar bize çok kızgın, çünkü ben seni kurtardım." dedi. "biz de daha uzaklara uçarız!" dedim. nereden bilebilirdim ki aynı yere takılıp kalacağımızı. kanadımız aynı özgürlük için kırılacaktı. bizim dostluğumuz da böyle başladı.
-
korkaklık demiştim değil mi? işte hayatımın geri kalanında arkamı toparlayan kişi hep o can dostum oldu. kavga etmeyi bilir, ama bunu icraate dökmeyi sevmezdim mesela. benim yerime o döverdi. sıkıcı uzun ödevlerimi de o yapardı. ben onun kompozisyonlarını yazar, müzik dersinde flüt çalmayı öğretirdim. street fighter oynayamazdık mesela. o ryu olurdu, ben ken. süreyi hep bitirir, birbirimizi dövmezdik. neden kavga edelim ki? çok mu saftık? ya da hayatın rengi mi değişti? o gri günde başlayan arkadaşlayan arkadaşlığımız ne ara bok rengine döndü? sorun benim korkaklığım mıydı? onun bazı şeyleri bile bile hareket etmesi mi? muallak kelimesi birinci ligde. lig uzun.
-
çocukluğumuzun geçtiği parkta oturuyorduk. etrafımızda kaydıraklar, salıncaklar yerine saçma salak spor aletleri vardı. belediyeler amaç edinmiş olacak ki, yetişkinlik kiloları çocukluk hayallerinden daha üste çıkmış. parktaki ağaçlar kesilmiş falan... "yüzüğü bile almıştım." dedi elindeki yüzüğe bakarak. hala ona tek kelime etmemiştim. o bir şeyler anlatıyor, ben arafta çıkmayı bekliyordum. ara ara onun hüznünde olmayı diledim. benim yerimde olmaktan iyidir kaybetmek. yüzüme baktı "bir şey desene" dedi. yüzüne baktım "ne diyebilirim ki?" dedim. ne demek istediğimi anladı. ben, anlatmak istediğim her şeyi anlattım. ikimizin gözünden birer damla yaş süzüldü. yıllar önce ellerimiz kanarken akıtmadığımız göz yaşı, şimdi aktı.

22 Ocak 2014 Çarşamba

part 2: eski zamandan kalma.

...mahallenin bakkalına yollamıştı babam beni. elime de kağıttan bir para vermişti. büyük bir meblağmış o zamanlar bilmiyordum tabii, nereden bileyim para ile hiç işim olmamıştı ki. tek bildiğim bayramlarda birileri gelir, ben onların elini falan öperim, onlar da bana para verirdi. bu derece bihaberdim paradan. meğer babamın derdi beni denemekmiş. "bakalım dooş hakkını arayabiliyor mu?" babaç sorusunun cevabını almak için hacı bakkaldan ekmek almamı istemiş sevgili babam. neyse, indim arabadan girdim bakkala. iki ekmek aldım parayı uzattım, adam da "tamam ekmek bu kadar para" dedi. "iyi" deyip çıktım. "babam paranın üstü nerede?" diye sorunca "ulan para tamam da, para üstü ne?" diye düşündüm. ben bayramda insanları öptükten sonra para veriyorlar da, paranın üstüyle alakalı bir şey duymadım. "para üstü?" dedim. sinirlendi. arabadan inip hacı bakkaldan söke söke paranın üstünü aldı. sonra bana arabada bir nasihat verdi. aramızda kalsın, sonraki 15-20 yıl aynı nasihati farklı hikayelerde dinledim. ve yine aramızda kalsın, hepsinde de "niye para amına koim?" dedim. biri benim sanatımı çalsa onun anasını sikebilirdim ama paramı çalarsa çalsın. belki param sayesinde karnı doyacak? çok mu safım sizce? yoksa siz mi çok düzenspor'lusunuz? dört büyüklerden başka takım mı tuttunuz? bilemiyorum. sizi suçlamak istemem. hak geçmesin.
-
babamın bir bağlaması vardı. hiç sevmezdim onu. daha küçükken elime vermişleri çalayım diye. kırmıştım. daha yıl 94 değildi ve kurt cobain ölmemişti. sonra başka bir bağlamayı verdiler. onu da kırdım. bisiklet aldılar, sürmedim. okula yazdırdılar, okumadım. size göre şımarık, bana göre olay başka. benden yaşça küçük çocuk bana vurduğunda canım acımaz, hatta gıdıklanmazdım bile. ama ne hikmetse anneme "emre beni dövdü" derdim. dövmesi için acıması gerekirmiş. bir gün ben onu dövdüm. sırf annem "sen de vur" dedi diye. "niye vurayım?" demişimdir büyük ihtimal ama anne baskısı kendi düşüncemden daha baskın geldiğinden çocuğu bayağı dövdüm. emre'nin annesi bizim evi bastı. kadın anneme küstü. emre bana bakmadı. ablası funda, bir daha evcilik oyununda benimle oynamadı. halbuki  isterdim oynamayı. kapımızda kırmızı bir toyota. anlamazdım, arabalar niye bu kadar hızlı değişir ya da çocukluğum mu hızlı geçer.
-
dalmışım köşede. tekrardan içeriye baktım, en iyi arkadaşım ve sevdiğim kadın gitmişti. nefes nefese kaldım. sanki eve dönmek için son metroyu beklerken uyuyakalan adam gibi afalladım. sonra durdum, ben o adam olsam gece boyunca gezerdim. benzetmemin sığlığına kızdım. herkes arabasıyla gelmiş, bir ben yaya herhalde. aklımda bin tane "amına koyayım". yürümeye başladım.
-
yanımdan arabalar geçiyor. ben babam olsam (ki babam olsam altımda harika bir araba ve tahmin edilemeyecek muamele) birine mutlaka girmiştim. aslında ben babam olsam, parantez içi gerçek olurdu. doğrusu, babamın ben olması. babam ben olur muydu bilmiyorum. babamın dediğine göre biz aynı insanmışız zaten. bende kendini görüyormuş. kardeşim bende babamı görüyormuş. ben kendimde kimseyi göremiyorum. ben mi bencilim anlamıyorum. freudik soru işaretleri o kadar çok ki, çözmeye çalıştığımda kendimden kaçıyorum sonrasında da işte böyle sevdiğim kız en yakın arkadaşım saçmalığı oluyor. ulan, dışarıdan her şey o kadar kolay gözüküyor ki, nefretim daha da katlanıyor.
-
aradan 1 saat geçmiş, kanyağım bitik. eve varıyorum. tek kişi ve 2 kat. biraz büyük evet itiraf ediyorum. ama bana da anca yetiyor. yani  hayatıma biri girse tripleks eve çıkacağım. o derece kafam yoğun. hatta ona ayrı ev bile tutabilirim hayatıma o'ndan başkası girecekse eğer... eğer. korkaklığın en taşşaklı kelimelerinden biri zaten "eğer". nereden mi biliyorum? şimdi de korkaklık hikayelerine mi başlayalım?
-
merhaba. bilinçaltı...

part 1: nasıl anlatsam, nereden başlasam?

...hayvan adam inatla montumu kokluyordu. ne var sanki ulan, insan hiç kokamaz mı? illa temiz mi olmak lazım? güzel parfümleriniz gibi mi kokmam lazım, pahalı bir eşya gibi?  yüzünü ekşitti hayvan adam. ona kaş göz ettiğimde ise yüzüme acıyarak baktı. yırtık kıyafetlerime bakıp "sizi içeri alamayız" dedi. yani meraklısı değilim bu mekanın, "istersen burayı  götüne sokabilirsin ama içeride sevdiğim kadın var ve erkek arkadaşı bugün ona evlenme teklifi edecek" diyecek oldum. tuttum kendimi. sevdiğim kadına, en iyi arkadaşım evlenme teklifi edecekti şehrin en janjanlı lokantasında ve ben tipimden dolayı alınmıyordum. maddi durumdan ziyade tip önemliydi. kredi kartlarınızın limitlerinin önemi sadece hesabı öderken önemliydi. daha fazla inat etmedim. zaten hayatta ne için inat ettim ki? ceketimin cebinden acil durum kanyağımı çıkardım, o güzel, penguen tipli lokantanın yan tarafına geçtim. en azından içeriyi az da olsa görebiliyordum oradan. en yakın arkadaşım, sevdiğim kadına sertçe bir şeyler söylüyordu. sevdiğim kadın, en iyi arkadaşıma daha sert cevap veriyordu. anlam veremedim. kafam güzeldi de ben mi hayal kuruyordum, anlamadım. sadece görüyordum. yüzler olabildiğince katı, eller olabildiğince sert, bakışlar sanki bir sevgiyi öldürmeden önceki kadar vahşi. uzaktan bakınca hüzünlü.
-
sahi size kendimden bahsetmedim. ben doğuş. 25 yaşında, kendi halinde insanlığını unutan bir insanım. halim vaktim de yerinde. babam sağ olsun, benden bir bok olmayacağını anladığı anda adıma banka hesabı açtı ve bir ev aldı. kendi kendine işleyen bir iş yerinden düzenli olarak (bir kaç aileyi geçindirecek kadar) para alıyor, o paralarla yine de sefalet içinde yaşıyorum. salak bir klişebaz olmak istemem ama gece benim ve ben gecenin kulu ve elçisiyim. anlayacağınız, size göre boş beleş türden bir insanım. bana göreyse olay daha başka. dahadan kastım, olay tek  ve o olay şu anda en yakın arkadaşımın evlilik teklifini reddetti. canım arkadaşım iki de kemancı tutmuş masaya romantizm katsın diye, uzaktan duyduğum kadarıyla biri hatalı çalıyor zaten. ucuza mı kaçmış ne? ben olsam kendim çalardım. aramızdan kalsın, iyi müzik yaparım. ama sadece o'na yaparım. bir de sadece o'na yazarım. o'nun bundan haberi olmaz zaten. o, bir şekilde yaşar. ben bir şekilde pervane olurum, serinletirim de soğuk esprilerimle. bazan komik adamımdır. neyse...
-
hava soğuk. zaten kulağım da ağrıyor müzik dinleyemiyorum. yanda ağaçların, otoparkta arabaların sesi, içeride az buz gelen insanların ve çatal bıçakların sesleri, en çok da nefesimin sesi. ömür kısa, az çok biliyorum çünkü geçen sene ilkokuldaydım daha. ömür göreceli olabilir de, bilemiyorum; bunu tartışmayacağım.  yani şu bir saatlik lokanta önü beklemem, ömrümün 20 yılından daha yavaş geçti onu biliyorum. bir de, nefesimin sesini hiç bu kadar duymamıştım. hava soğuk ya, buharlanmalar da cabası. en yakın arkadaşım içeride sevdiğim kadına sertçe bağırıyor, sevdiğim kadın da ona bağırıyor. ben dışarıda üşüyorum. hava gerçekten soğuk.

11 Ocak 2014 Cumartesi

gibi

"(...)
bir gece sabaha karşı 
en kilitli kapılarım açılacak
yalnızlığımdan çıkıp gideceğim
ne sensiz kalırsam korkusu
ne kitaplarda okuyup altını çizdiklerim
ne alkol tutabilecek beni
ne ölüm telaşı

bir gece sabaha karşı
kırık bir kuş çırpıntısı yaprakların üstünde
en küçük su
dört bir taraflara yelkenler halinde açılmış 
en büyük sedalar 
bir değil ben artık birkaç kişiyim
bir vakit paris'te jean jaures'in kürsüsünde
bir vakit makina başında kuvayı milliye telgrafçısı
madrid'de bir akşam üstü arriba frente popular
bir akşam üstü sofya'da çervenkof tarafından asılmış
sosyal demokrat bulgar gazetecisi
bir değil ben artık birkaç kişiyim
belki juarez'im meksika'da güneşin tuzunu yalıyorum 
belki de namık kemal osmanlı sürgününde
habib burgiba diye bir limanda yakalanıyorum 
bükreş'te matbaamı dağıtıyor demir muhafızlar
kalküta'da kongre partisi sekreteriyim
hürriyet sokağında isimsiz bir mezar.."

(Attila İlhan, 'Hürriyet ve İstiklal Benim Karakterimdir')

dinlemek lazım.

Loading...

ha? ne?

Fotoğrafım
hayatı ve sonrasını seviyorum.