30 Eylül 2014 Salı

paradoks.

"yazabileceğim bir şey var mı?"
tüm günüm bu sorunun cevabını düşünmekle geçiyor. bir şeyler yazarken de üstelik. sanki yazdığım ne varsa benimle içselleşmemiş, benim dışımda bir dikkate değmemiş veya hiç yazılmamış gibi.
"yapabileceğim bir şey var mı?" bir sonraki evre oluyor. işte o zaman var olmanın dayanılmaz hafifliği başlıyor. "ben kimim?" soruları ve "nereden geldim istanbul'a?" gibi türküler kendi halinde rakı sofrası kuruyor. ben arada mezeleri tırtıklıyorum.
potansiyel ve kibir birleşti mi sonuç her zaman anakin skywalker oluyor. kabuslar çıkagelip "i'm your father." diye başımda bekliyorlar.
kendi içimde yaşadığım bir diktatörlüğün mutlak hakimi ve yahudisiyim ve derdimi hala tam anlatmıyorum. geçen gün az daha dökülecektim ama sadece girizgah yaptım. içime attıkça büyüyor, ve soruyorum kendime "hala yazabileceğim bir şey var mı?" diye. var ki yazıyorum. yok ki sorguluyorum.  var ki düşüncelerim hala parmaklarımdan akıyor. yok ki havaya anlattığım hikayeler daha fazla. bazen kendimi basit bir hikaye anlatıcı gibi görüyorum. hikayelerim yıldızlara doğru.


25 Eylül 2014 Perşembe

"mış gibi" yapmanın dayanılmaz hafifliği.

her şey yolunda gidiyor.
eminim güneş bugün daha sıcaktır. gece yine yıldızları tüm ışıltısıyla gösterecek, rüzgar sevdiğim kadının saçlarını hafifçe tarayacak...
yanlış bir şey yok.
gülen yüzler eksik olmuyor masamızdan. sararmış dişlerle birbirine sırıtan güzel yüzler, aynı sarılığa el sallayan ve beyazına elveda diyen kanlı gözler, tüm yumuşaklığı ekmek peşinde kaybetmiş sert eller ve kalpler...
renkler bunlarla daha bir güzel oluyor ki güzel olmalı. nasıl olmasın? kimse halinden şikayetçi değil. bir şükür ki evlere şenlik.
acaba diyorum en baştan mı böyleydi durum yoksa sonradan mı böyle olundu? dünya memleket olarak tiyatral yeteneklerimizi ne zaman böylesine geliştirme ihtiyacı hissettik ya da bu bir zorunluluk mu? düğün günü zafer kazanmışçasına "evet!" diye bağıran kadın ne ara mağlup bir ev kadınına döndü?
doğal döngüsünde olan şeyleri sorgulamak ne kadar doğru bilmiyorum. alışkanlık dediğimiz şeyler üzerimize mıh gibi oturmuş durumda. hal böyle zamanla din kadar katı bir tutuma dönülebiliyor. zor işler velhasıl.
bu yazıyı da niye yazdıysam.
selam olsun sana yarrağım!
uzun zamandır sana böyle hitap etmiyordum değil mi? etmem tabii. artık eskisi gibi davranmıyorum. resmen adam oldum. sistem beni içinde eritip eritip katılaştırdı. süblimleşmeyi subliminal ögelerle hissettim. oğlum, burada hayat çok garip. sakın gelmeyin!

19 Eylül 2014 Cuma

hiç bu kadar.

iyi olmasını istediğim
her hayalin sonucunda
topraklar beton,
duvarlar gri,
insanlar ölü
hiç olmadığı kadar.
-
koştuğum bunca yola 
rağmen
yollar balçık,
eller kirli,
kalpler birikmiş kibirle dolu.
-
boşalmaya başlayınca 
içimdeki nefret
yüzümde bir sivilce,
biraz kan
ve pıhtısı.
alıştım sanki.
-
elde var sıfır
diye düşünürken gelen
sevinçler,
zamanla yorgun düşmüş anlar
ve
yukarıdan bakan tecrübelerle
yenilgi
hiç bu kadar kudretli olmamıştı.
kudret, 
hiç bu kadar aciz
olmamıştı.
aciz hiç
bu kadar
gizemli,
hiç
bu
kadar mühim,
hiç bu kadar acı 
olmamıştı.
-
kim bilir, belki de acı hiç olmamıştı. acı diye bildiğim her şey sadece yılların getirdiği alışkanlıkların birden bire değişmesinden kaynaklanıyordu. alışkanlığın yerini öğrenmenin alması, öğrenmenin bu sefer gerçekten zaman alması ve zaman öldürsün diye yazdığım her şeyin bir anda yok olması. birikimim bir nevi lanetim oldu. lanetim de nefretim. attığım her adımda içime işleyen bu nefrette boğulmamaya çalışmak da ayrı bir durum. 

18 Eylül 2014 Perşembe

öylesine yaşayanlar.

aklıma birden zaman geçirmek için yaşayanlar geldi.
öylesine var olup, hayatı insanlar için çekilmez kılanlar.
lanetleri hayallerini sarmış, kendileri gündüzlerin kölesi olmuş, geceler boyu rahmete nazır uyuyan bireyler...
büyük hayallerin ardına saklanıp da azınlıkla yetinen bir çoğul insan güruhundan bahsediyorum. leb demeden çorum'a vali tayin eden bir zihniyetten. utanmasalar o'nun yeryüzündeki gölgesi bile olabilirler belki ama mağlubiyetleri utançlarından daha ağır oluyor. her mağlup gibi onlar da içine kapanıyor. içine kapandıkça gündüzler eziyete, nefes almalar alışkanlığa, gördüğü her nesne griye dönüyor. sevmem griyi.
bilmiyorum, belki de benim gözlerim kördür, değerlendirmem yanlıştır; olabilir yani insanlık hali. ama hayatı bir rutin halinde yaşarken, sadece gün sayarken ne kadar hayatta olabiliriz? gün sayarken neyin gününü sayacağız bir de? ölümün mü? hafta sonunun mu? bahanelerin mi?
bahaneler daha mantıklı geliyor bana. insanevladının sığındığı en güzel liman çünkü bahaneler. bahanelerle bir ömür çürütebilir, hayata başka gözle bakabilir hatta intihar bile edebilirsiniz. bahaneleri allah'ınız yapıp ona tapar, tapar, tapar ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi yaşamınıza devam edersiniz. tek farkla; bahane denen allah'ın cehennemini peşinen yaşarsınız. yenilmeyi peşinen kabul edersiniz. sonrası mı? o da başka bahanelerde. kim bilir, belki de cennetin hayalini kurup kendinizden geçersiniz. belki de cennetiniz yoktur. sadece yorgunsunuzdur. bir de potansiyel bağımlı.
sabah yorgun gözlerle işine giden insanlar öğlen yorgun gözlerle gelenleri selamlarken bir yandan akşam yorgun gözlerle girecekleri sıcacık yataklarını hayal ediyorlar. tüm döngü bu. "acaba akşam yemekte ne var?" sorusu "acaba akşam için değişik bir şey yapabilir miyim?" sorusunu geride bırakıyor. beklenen akşam hiç gelmiyor.
bir şey bekleniyorsa tabii.

15 Eylül 2014 Pazartesi

oyun.

oyun oynamak güzel
keyifler yerinde.
gözler ışık saçıyor da
karanlığı yeniyor gibi.
her göz
bir çift yıldız
bir çift ruh
bir çift yürek.
yoksa herkes yalnız.
hayat sadece oyunda güzel.
oyun, sadece hayatta.
sonrası muallak.
sonrası karanlık.
gözler kapalı.

yedi tepe.

mahşer gününe az kaldı.
biz şanslı olanlardık, gandalf ikinci günün şafağında geldi. herkeste bir sevinç, bir neşe ki  anlatmaya kalem yetmez. başka yerlerde insanlar yıllarca bu anın gelmesini bekliyorlar. gandalf gelecek, bizi kurtaracak, buralardan götürecek.
efsaneler anlatırlardı gandalf'la ilgili. kızıldeniz'i ikiye bölmüş. ay'ı da ikiye bölmüş. kendi içinde bir paylık müessesesi gibi çalışıyor galiba. bilemedim. kadınlar onu çok karizmatik buluyorlardı. gandalf ne zaman sakalını sıvazlasa akılları başlarından gidiyordu. gandalf sakallarını sıvazlıyor, kadınlar da hayallerde gandalf'ı... biz erkekler el mahkum, kurtarıcıya itaatten başka bir şey gelmiyordu elimizden. gerçi benim içimden başka şeyler de gelmiyordu. hani gandalf götürüyor da, gitmesek de olur gibiydi. saruman er ya da geç gelecekti.
sahi, bir de saruman vardı. biz nereye gitsek peşimizden gelen arsız diktatör. hep bir durak arkamızda bekliyor, nefesini ensemizde hissettiriyor, arkamızı döndüğümüzde her an bir pandik yeme gerginliğini içimize aşılatıyor. ibne saruman. sıkıntı şu ki, biraz geç kalsak saruman dibimizde bitiyordu. aramızda kalsın, biraz otlakçı bir arkadaştır kendisi. hem zalim, hem otlakçı. "alırım bir dal" sözünün ezeli ve ebedi uygulayıcısı.
son durağa gelmiştik. "bu yoldan sonra yolumuza aktarma ile devam edeceğiz." dedi gandalf. insanlar huzursuzlaştı. kimilerinin akbili bitmişti, kimilerinin jetona verebilecek 4 tl'si yoktu. kimileri "yürüsek olmaz mı?" dedi, kimileri de "paraları birleştirip taksiye binelim." dediler. gandalf hepsini bertaraf etti. "bi taraf olmayan bertaraf olur!" diye gürledi. o gürledikçe kadınlar tahrik oldu, kadınlar tahrik oldukça gandalf daha çok gürledi. işini de biliyor pezevenk. aklı sıra rol kesiyor. bağcılar çocuğu yer mi lan bu numaraları. biri ayakkabısını fırlattı gandalf'a. sonra biri daha. biri daha... ayakkabı içinde kaldı gandalf. iç muharebe tüm hızıyla devam ederken saruman yanımızda bitti. ellerimizle götümüzü kolaçan etmeye başladık. n'olur n'olmaz. saru gelir gelmez bir dal istemeye başladı. erzağımız azdı. kiminin simiti, kiminin cıgarası... naneli şekere kadar otlanıyordu amına koduğumun çocuğu. sinirlenmemek elde değildi. gandalf bir tarafta eziklenirken, saruman bize dadanmıştı. korktuğumuz başımıza geldi. aktarmayı kaçırınca aklımızın da başımıza geleceğini düşünmüştüm. yanılmışım. aktarmayı kaçıran herkes daha bir yaydı yumuşak götünü. battı balık yangi dermiş. yangi ne demekse. saruman'ın etkilerinden biri de insanları gevşekliğe sürüklemesiydi. ortamda pek çok tatsız şaka yapılmaya başlandı. herkes bilincinin altını şaka yollu da olsa açmaya başladı derken iki gün sonra doğudan bir ışık süzüldü. gelen gandalf'tı. ne ara gitti bilmiyorum ama eskisinden daha güçlüydü şimdi. sarumana baktı, baktı ve baktı. kulağına doğru "Next station is İTÜ Ayazağa" dedi. Saruman anlamadı. "Next Station is İTÜ Ayazağa." diye yineledi. Yanımdaki teyze beni dürttü. Çok Maslak görünmüşüm galiba ki beni uyandırdı. "Yavrım sanırım sen de inecen galiba?" dedi. Şaşırdım, teşekkür ettim ve çalıştığım ajansa doğru yürümeye başladım.
Bu da böyle bir anım işte.

dinlemek lazım.

Loading...

ha? ne?

Fotoğrafım
hayatı ve sonrasını seviyorum.